Archive for the ‘Yorum’ Category

Herkul Kırıktesti “İlâhî Tecellîler – Tenha Koylar ve Geceler” (08.03.2010)

Posted By admin

İlâhî Tecellîler – Tenha Koylar ve Geceler

Soru: Hakikate uyanmış ruhların sürekli tecellî avına çıktıkları ve bilhassa gecelerde tecellî avladıkları ifade ediliyor. Tecellî avı ne demektir. Tecellî nasıl avlanır?

Tecellî bilindiği ve yerinde de ifade edilmeye çalışıldığı üzere, sağlam bir kulluk münasebeti içinde bulunan hak yolcusunun Allah’ın hususi lütuflarına nail olup iç âlemiyle aydınlığa ermesi; Hak’tan gelen mârifet nurları sayesinde kalbinde ilâhî sırların açılıp belirmesi; ortaya çıkıp vicdanla bilinir, gönül gözüyle görülür hâle gelmesi; sıfât ve esmâ-i ilâhiyenin kendi hususiyetleriyle kalbte inkişaf etmesi gibi mânâlara gelir. Her hak yolcusunun istidat ve seviyesinae göre bu sırları duyabileceği düşünüldüğünde soruda dile getirilen bu hususun herkes için taşıdığı ehemmiyet kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Sen Av Değil Avcı Olmaya Bak

Avlamak elde olmayan bir şeyi yakalamaya çalışmak demektir. Bu mülâhazayla olsa gerek, “mevcûdu bağlama ve mefkûdu avlama” denmiştir. Mefkûd elde olmayan ya da kaybedilmiş olan mânâsına gelir. İşte hakikate uyanmış ya da uyanma yolunda olan ruhlar, Cenâb-ı Hak’tan gelen tecellîleri, esrâr, vâridât ve füyûzâtı, mârifet, muhabbet ve zevk-i rûhânîyi avlayabilmek için sürekli tetikte olur, teyakkuz hâlinde bulunurlar. Hak ve hakikatten bîhaber, gaflete mağlup olmuş kimseler ise ne esip duran tecellî rüzgârlarını hisseder ne de gönül kâselerine bir vârid ya da bir feyiz koymanın heyecanını yaşarlar.

Avlama tabirini daha başka hususlar için de kullanmak pekâlâ mümkündür. Mesela, ahlâk-ı hasene, dinin ruhuna vâkıf olma, Allah’ın ve kullarının haklarına riayet, bildikleriyle amel etme, ihlâs ve ihsan şuuruna erme gibi ilâhî ihsanların avlanmasından da bahsedilebilir ki, bunlar çoğumuzun, kıymetini tam olarak idrak edemediğimiz değerler üstü değerleri hâiz üstün vasıflardır. Ne var ki, riya, süm’a ve yapmacık bir kısım davranışlar gibi öldürücü virüslerin avı olmuş, dolayısıyla da balansı bozulmuş bir kalble ne bunlardan ne de az önce zikredilen güzelliklerden herhangi birini avlamak kat’iyen mümkün değildir. Dolayısıyla av peşinde olanların evvela şeytan ve nefs-i emmâre gibi düşmanlara av olmaktan kurtulmaları, bunun için de kalblerini sürekli pak ve temiz tutmaları iktiza eder.

Av Tenha Koylarda Olur

Konunun ayrı bir yanı da şudur: Avlama daha ziyade insanların çok bulunmadığı, ayakaltı olmayan, ıssız, tenha yerlerde olur. İnsanların sık sık uğradığı yerlere ise avlar kolay kolay gelmezler. Bu açıdan insan, kalbî ve ruhî hayatın enginliklerine açılmak; açılıp o enginliklere akıp gelen tecellîleri avlamak istediği zaman tenha koyları kollamalıdır. Elbette bu, başkalarının bulunduğu mekânlarda tecellî avlanamaz demek değildir. Hatta denilebilir ki, cemaat hâlinde yapılan ibadetlerin insana kazandırdığı öyle vâridât ve mevhibeler vardır ki, insanın tek başına onları elde edebilmesi mümkün değildir. Mesela, bazen öyle olur ki, cemaat içindeki bir ferdin heyecan ve canlılığı bütün bir cemaate heyecan ve canlılık kazandırır. Evet, hüşyar bir gönlün içten içe kaynayan o coşkun hâli, topluluktaki durgun hissiyat ve heyecanı tetikleyip harekete geçirir. Kalbinin sesiyle namaz kıldıran bir imamın veya kemerbeste-i ubudiyet içinde saf bağlayıp namaza durmuş cemaatten herhangi bir ferdin kendini hıçkırıklara salmasıyla beraber birdenbire her şey değişip umumî atmosfer büsbütün lâhûtî bir hüviyet kazanabilir. Dikkat ederseniz hac esnasında, bahsedilen bu hususun pek çok misaline şahit olabilirsiniz. Mesela, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) huzurunda, Muvâcehe karşısında yaşananlar söylediğimiz bu hususa çarpıcı bir misal teşkil eder. Çünkü insan orada kendini Rabbine daha yakın hisseder. Orada yumuşayan kalbler bütün bütün rikkat kazanır, gözyaşları da çağlayanlar hâline gelir. Kim bilir daha ne hislere ne heyecanlara şahit olur o Muvâcehe! İşte kalblerin yumuşadığı ve tecellîlere açık hâle geldiği böyle bir mekânın ve o mekânda yaşanan apayrı zaman dilimlerinin mutlaka değerlendirilmesi ve akıp duran o tecellîlerin avlanması gerekir. Ne var ki insanların, topluluk içinde gerçekleştirdikleri amellerde riya, süm’a gibi hastalıklar kendini hissettirebilir; hissettirip ilâhî feyiz ve tecellîlerin yakalanmasına mâni teşkil edebilir. Evet, sizin açığa çıkan hislerinize, yükselen sesinize hatta bazen gözyaşlarınıza bile bu öldürücü virüsler sirayet edebilir. Nitekim İmam Gazzâlî hazretleri, “Ağlayan da kaybetti, ağlamayan da!” demek suretiyle bu hususa dikkatlerimizi çeker. Evet, ağlamayan kaybeder. Çünkü, Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşarmayan gözden Allah’a sığınmıştır. Öte yandan, gözyaşlarıyla kendini ifade etme gibi riyakarca bir mülâhazaya giren de ayrı bir hüsran ve kayıp yaşıyor demektir.

Binaenaleyh Hak’tan akıp gelecek feyiz ve tecellîleri yakalama heyecanı taşıyan samimi bir gönül mümkün olduğunca tenha koyları kollar, kimselerin bulunmadığı âsûde mekânlarda Rabbiyle baş başa kalmaya çalışır. Evet, o, hiç kimsenin görüp duyamayacağı ıssız bir mekânda, kemerbeste-i ubûdiyet içerisinde el-pençe divan durur, başını secdeye kor; kor ve bazen ikinci secdeyi unutacak kadar o secdede durur. O ân “Kulun Rabbine en yakın olduğu” ânı yaşadığı şuuruyla belki yüz defa “

سُبْحَانَ رَبـّـِـيَ اْلأَعْلَى

– Tesbih ederim Yüce Rabbimi; her çeşit kusurdan münezzehtir O!” der, kulluğunu ilan eder. Âkıbeti ve ebedî hayatı adına endişe ettiği hususları Rabbinin kelâmıyla orada bir kez daha dile getirir. Belki yüz defa

“رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا

– Ey Rabbimiz, kalblerimizi kaydırma!” (Al-i İmrân sûresi, 3/8) diyerek dua dua yalvarır. “Rabbim, nefsime çok zulmettim. Nâsezâ, nâbecâ işlere girdim; ne olur bağışla beni!” gibi mülâhazalarla içini döker. Kul, bu şekilde teveccüh ettiğinde Rabbi de ona teveccühte bulunur ve onun yönelişini kat’iyen karşılıksız bırakmaz. İşte denilebilir ki, bu hâl bir yönüyle tecellî avlama hâli; secdeler de pusuya yatıp tecellî avlamaya en müsait zaman dilimleridir.Gecelerin Aydınlık Karanlığı

Tecellî avına çıkanlar için en müsait zaman dilimlerinden biri de hiç şüphesiz gecelerdir. Gecelerde tefekkür ağlarıyla metafizik gerilime geçen kalb, ruh, latîfe-i Rabbaniye ile her zaman beklenilenin ötesinde tecellîler yakalanabilir. Evet, Allah’a vuslat, gecelerde olur. En aydınlık işler karanlığın sinesinde gerçekleşir. Mesafeler gecelerde kat’edilir. Miraca yükselme gecelerde mümkündür. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ihya etmediği bir tek gece dahi yok gibidir. O Nebiler Serveri bazı geceler kalktığında, Âl-i İmrân sûre-i celîlesinin son kısmında bulunan tefekkürle ilgili âyetleri okur, hatta bazen birkaç defa okur, dolan mübarek gözlerini semaya çevirip hıçkırıklara boğulurdu. Sonra uzun mu uzun kıyam, rükû ve secdeleriyle gece namazını ikame ederdi.

Efendiler Efendisi’ne tâbi olan sahabe-i kiram, tabiîn-i izam efendilerimizden niceleri de, geceleri hep uyanık geçirmiş; zamanın o altın dilimlerini namaz, dua ve tefekkürle azamî ölçüde değerlendirmeye çalışmışlardır. Evet, tabakât kitaplarına baktığınızda, Allah dostlarının hemen hemen bütününün, gecelerini kıyamla ihya ettiklerine şahit olursunuz. O nurlu zaman diliminin bu ehemmiyetinden dolayıdır ki, hakkında pek çok güzel söz söylenmiştir. Fakat Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin şu beyitleri onların en güzellerinden biri olsa gerek: “Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde/Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde/Bak, hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret/Bul Sâniini ol O’na hayran gecelerde/Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil/Ko gafleti, Dildârdan utan gecelerde/Gafletle uyumak ne revâ abd-i hakîre/Şefkatle nidâ eyleye Rahmân gecelerde/Cümle geceyi uyuma Kayyûm’u seversen/Tâ hay olasın Hayy ile ey cân gecelerde/Âşıklar uyumaz gece hem sen uyuma kim/Gönlün gözüne görüne Cânân gecelerde/Dil beyt-i Hudâdır onu pâk eyle sivâdan/Kasrına nüzûl eyler o Sultân gecelerde/Az ye az uyu hayrete var fânî ol ondan/Bul cân-ı bekâ, ol O’na mihmân gecelerde/Allah için ol halka mukârin gece gündüz/Ey Hakkı, nihân-ı aşk oduna yan gecelerde.”

Evet, ehlullah gecelerin sessizliğini çok iyi değerlendirmişler, ağlarını kurmuş ve hep tecellî avlamışlardır. Bu mânâda insanın ağı; teveccüh, nazar ve konsantrasyon da diyebileceğimiz im’ân-ı nazardır. Böyle bir im’ân-ı nazarla yoğunlaşabilen tecellî avcısının sinesine her zaman tasavvurları aşkın duygular akar, dilinden de daha önce kimsenin söylemediği kelimeler dökülür. Evet, insan tam teveccühe muvaffak olduğu böyle anlarda bazen öyle heyecan tufanları yaşar ki, âdeta Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kuvvetini yanına almış da, Allah’ın izniyle yerkürenin yörüngesini bile bir manivelayla değiştirebilecekmiş gibi olur.

Mekân, Zaman ve Hâl

Kalbin rikkat kesbettiği, gözün ve gönlün dolup âdeta taşacak hâle geldiği bu ‘hâl’lerin bir fırsat olarak görülüp rantabl değerlendirilmesi hak ve hakikat yolcuları için çok büyük önem arz eder. Nasıl insanın, Kâbe’de, Arafat’ta, Müzdelife’de, Muvâcehe’de bulunması ya da Kadir Gecesi, cuma günü birlerin bin olduğu eşref saatlerini idrak etmesi Cenâb-ı Hak’tan gelecek olan vâridâtı yakalamak adına çok büyük bir ehemiyyet arz ediyorsa, aynen öyle de kalbin yumuşadığı, istiğrak, kalak, heyman gibi hâllerin yaşandığı anlar da Hak’tan gelecek tecellîleri avlama ve dergâh-ı ilâhîden talepte bulunma hesabına büyük bir önem taşır. Bundan dolayı insan bu tür bir hâl yaşadığında, bütün bütün kendini unutmalı ve “Allahım! Yeryüzünün her yerinde yüce dinini bir kez daha i’lâ buyur. Bizim ve bütün kullarının kalblerini iman, islâm ve ihsana aç!” diyerek dua etmelidir. Bu bir mânâda, “Milletimin imanını selamette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” ufku, bir mânâda da her mü’minin vazifesi sayılmalıdır. O ufuktur ki, orada insan kendi ızdırabını unutmuş, sadece başkalarının ızdırabını duyar hâle gelmiştir.

Bir Tek Dakikan Var

Sözgelimi Cenâb-ı Hak bana, “Sana bir tek dakika veriyorum; bu tek dakikada ne istersen onu kabul edeceğim!” buyursa ben evi, köyü, sandıklar dolusu altını hatta İstanbul’un, Belgrad’ın fethini değil, sadece yeryüzünde Nâm-ı Celîl-i Sübhânînin bir kez daha bayraklaşmasını, Rûh-u Revân-ı Muhammedî’nin her tarafta şehbal açmasını isterim. “Allahım! Bütün kalbler Sana ve Resûlüne karşı muhabbetle dolsun. Her yerde Senin nâmın duyulsun ve biz bu işin hizmetçileri olalım.” derim. Evet, Rabbimden yine Rabbimi isterim. Çünkü her şeyin kaynağı ve her şeyi verecek sadece O’dur. Bundan dolayı istenilecek bir şey varsa o da, sadece O’nun rızası, O’nun hoşnutluğudur. Öyle zannediyorum ki, benimle bu recada müttefik olan arkadaşlarım da başka değil sadece bunu isterler.

Evet, bugün insanlık Allah’a ve Resûlullah’a, Rabbimiz’in Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) eliyle insanlığa ulaştırdığı nurlu ve mübarek mesaja muhtaçtır. Dolayısıyla kalblerin, zikretmeye çalıştığım istikamette feth u inşirahı adına yapılacak gayretler, küçük bile görünseler, Allah nezdinde çok büyük önemi hâizdirler. Böyle düşünmek, bu hususta gayret etmek ve dua dua yalvarmak da peygamberâne bir tavırdır. Peygamberlik zinciri, o zincirin en kutlu halkası olan Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ile tamamlanmış ve i’lâ-yı kelimetullah, Nebiler Serveri’nden ümmetine en büyük miras olarak kalmıştır. Bu mirasın hakiki vârisleri ise, Hazreti Zekeriya (alâ nebiyyina ve aleyhisselâm) gibi, “Allahım, dilersen başıma erre koy, fakat insanların kalbine Sana imanı duyur!” diyebilecek ölçüde himmetleri âli olan ve yüksekten uçabilen insanlardır.

Madem söz dönüp dolaşıp i’lâ-yı kelimetullah mevzuuna geldi. İsterseniz biz de sözlerimizi o istikametteki bir duayla tamamlayalım:

اَللّٰهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللّٰهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَاشْرَحْ صُدُورَنَا وَصُدُورَ عِبَادِكَ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ إِلىَ اْلإِيمَانِ وَاْلإِسْلاَمِ وَاْلإِحْسَانِ وَالْقُرْآنِ وَإِلَى خِدْمَةِ اْلإِيمَانِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْمُتَّقِينَ الْوَرِعِينَ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبيِنَ الرَّاضِينَ الْمَرْضِيِّينَ الْمُحِبِّينَ الْمَحْبُوبِينَ الْخَاشِعِينَ الْمُتَوَاضِعِينَ الْمُتَخَلِّقِينَ بِأَخْلاَقِ الْقُرْآنِ. آمِينَ. أَلْفُ أَلْفِ آمِينَ. وَصَلِّ وِسِلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.

Allahım! Kelimetullahı ve kelimetülhakkı dünyanın her yerinde bir kez daha i’lâ buyur. Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini imana, İslam’a, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’et. Bizi muhlis, muhlas, müttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, Seni seven ve nezdinde sevilen, huşû sahibi, mütevazi, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmış kullarından eyle. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, âline ve bütün ashabına da salât ü selâm eyle! Âmîn! Sonsuz defa âmîn!

Kırık Testi “Fakirlik mi – Zenginlik mi?” (15.02.2010)

Posted By admin

 

Fakirlik mi – Zenginlik mi?

Soru: Fakirlik ve zenginliği nimet ya da nikmet olmaları açısından nasıl değerlendirmek gerekir? Lütfeder misiniz?

Kanaatimce fakirlik ve zenginlikten birini mutlak mânâda nimet ya da onun zıddı olan nikmet şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Zira tarih boyunca fakirlerden pek çok salih kimse olduğu gibi yine zenginlerden de kendini Allah’a adamış, “Allah adamı” diyebileceğimiz pek çok insan var olmuştur. Bu sebeple diyebiliriz ki, yerine göre fakirlik yerine göre de zenginlik hayırlıdır; her iki durum da yerine göre hem nimet hem de nikmet olabilir. 

İradî Fakirlik

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) fakir bir hayat yaşamıştı. Fakat O’nun yaşadığı, ızdırarî bir fakirlikten ziyade iradî bir fakirlikti. Evet, O, hususi konumu itibarıyla fakir bir hayatı tercih etmişti. İsteseydi dünya serveti hane-i saadetlerine akıp dururdu. Fakat çok iyi biliyoruz ki, mübarek hanelerine servetin aktığı zaman bile O Mukteda-yı Küll Rehber-i Ekmel Efendimiz (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh), hayat-ı seniyyelerini hiç mi hiç değiştirmemişti. Mesela, Hazreti Hatice (radiyallahü anhâ) bütün servetini Efendimiz’e teslim etmişti. Fakat O, bütün bunları Allah yolunda sarf etmişti. Nitekim bir defasında Hazreti Ömer’e, “istemez misin ey Ömer, dünya onların, ahiret de bizim olsun” buyurmuştu. Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi olan Hazreti Ebû Bekir’in (radiyallahü anh) Sunh’taki evi de tam bir fakirhaneydi. Zaten kendisi uzun süre mahallenin koyunlarının sütlerini sağarak geçimini sağlamıştı. Hazreti Ömer’in (radiyallahü anh) durumu da farklı değildi. Bütün Müslümanların halifesi olduğu zaman bile mâil-i inhidam/yıkılacak gibi duran bir evde oturuyordu.

Diğer taraftan fakirlik mutlaka hayırlıdır diyecek olursanız enbiya-yı izamdan çok geniş imkânlara sahip Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman (alâ nebiyyina ve aleyhimesselam); sahabe-i kiram efendilerimizden Hazreti Osman ve Hazreti Abdurrahman ibn Afv (radiyallahü anhüm ecmaîn) ve evliyaullahtan Şah-ı Geylânî (kuddise sirruh) gibi zatları değerlendirmeye almamış olursunuz. Yine tarih boyunca pek çok hayr u hasenatta bulunmuş, camiler, külliyeler, bedestenler yaptırmış Osmanlı padişahlarını ve mesela cömert ve fedakâr hanımlardan, Mekke-i Mükerreme’den Arafat’a kadar su yolları inşa eden Harun Reşid’in eşi Zübeyde Hatun’u görmemiş olursunuz. Daha bunlar gibi fani şeyleri bakîleştiren, birleri bin yapan, Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği imkânları kullarının istifadesi için kullanan sayılamayacak kadar insan vardır. Dolayısıyla bu kadar insan ve onların yaptığı bu kadar güzel işler görmezden gelinirse mesele sağlıklı bir şekilde değerlendirilemiyor demektir. Ne var ki, bütün bunlara rağmen, bazı inananlar arasında bile –maalesef– fakirliğin zenginlikten hayırlı olduğu, malın-mülkün insanı sırat-ı müstakimden çıkarma ihtimalinin çok güçlü bulunduğu şeklinde yaygın diyebileceğimiz bir kanaatin oluştuğu da bir vakıadır. Hâlbuki dine bir bütün olarak bakıldığında, onun emir ve yasakları küllî bir nazarla tahlile tabi tutulduğunda, serveti kaldırıp atma, mutlak mânâda fakirliğe sahip çıkma düşüncesinin doğru olmadığı anlaşılacaktır. 

“Bundan Sonra Yaptıkları Osman’a (radiyallahü anh) Zarar Vermez”

Şimdi isterseniz söylediğimiz bu mücerred hususları müşahhas bazı misallerle izah etmeye çalışalım. Yukarıda da ifade edildiği gibi Hulefa-i Raşidîn efendilerimizden olan Hazreti Osman (radiyallahü anh) çok geniş imkânlara sahip bir insandı. Tabiî aynı zamanda baş döndüren bir semahat ve cömertliğin de kahramanıydı. Öyle ki, i’lâ-yı kelimetullah yolunda maddî desteğe ihtiyaç duyulduğu bir zaman diliminde Hazreti Osman üç yüz, beş yüz deveyi, hem de yüküyle beraber birden tasadduk ediyordu. O günkü toplumun imkânları ve zenginlik limiti açısından meseleye bakacak olursanız bunun günümüzde üç yüz-beş yüz Mercedes bağışlama gibi bir değere mukabil geldiğini görürsünüz. Zannediyorum günümüzde semahat sahibi birisi Hazreti Osman’ın (radiyallahü anh) Allah yolunda infak ettiği miktarın yüzde birini bağışlayacak olsa onu takdir u tebcillerle yâd eder, bu cömertliği herkese duyururuz. İhtimal o zat da, reca duygusuyla “ümit ederim beni de sahabe-i kiramla beraber Cennet’e korlar” diye düşünmeye başlar. Bu mülahaza karşısında o zata “hakkın yok” da diyemezsiniz, çünkü Allah’ın rahmeti çok geniştir. Umulur ki, Hazreti Osman’ın yolunda giden, onun cömertlik ve civanmertliğini örnek alan böyle bir insanı Cenab-ı Hakk onunla beraber haşredip onunla beraber Cennet’iyle serfiraz kılar. İşte Allah Resûlü’nün üçüncü halifesi Hazreti Osman, Allah yolunda bu ölçüde infakta bulunmuş ve bundan dolayı Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ), “bundan sonra yaptıkları artık Osman’a zarar vermez” şeklindeki o çok büyük müjdesine nâil olmuştu. Evet, imkânları ve bu imkânlarını Hak yolunda kullanmış olması onu âlâ-yı illiyyîne yükseltivermişti. Demek ki servet, Allah yolunda kullanılınca insanı alıp Cennet’e ulaştıran nurdan bir helezona dönüşmektedir.

Kazanma Kuşağında Kaybedenler de Var

Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in, zıt kutupta bize göstermiş olduğu başka bir örnek var: Kârun. Cenab-ı Hakk, Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) kavminden olan Kârun’a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o bu serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmişti. Hakk’ın kendisine yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin arkasındaki iyilik sahibini unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh-fahûr yaşamaya ve ifsada başlamıştı. Tabiî Cenab-ı Allah da yaptıklarının karşılığı olarak onu bütün varlığıyla beraber yerle bir etmişti. Böylece Kârun, ülü’l-azm bir peygambere yakınlığın hakkını veremeyip kazanma kuşağında kaybeden ibret vesilesi, talihsiz bir servet sahibi olarak tarih defterinin yaprakları arasında yerini almıştı.

Hazreti Musa (aleyhisselam) döneminde vukû bulduğu söylenen şu kıssa da, konuyla alakalı ibret verici bir misal olarak zikredilebilir. Anlatılanlara göre Hazreti Musa zamanında, kum ile üzerini örtmeye çalışacak kadar fakr u zarurete düşmüş bir adam vardı. Bir defasında Hazreti Musa’ya, “Ya Musa, Cenab-ı Hakk’a benim halimi bir arz ediversen” dedi. Hazreti Musa da onun bu ricasını kırmadı. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, “O kulum için bu hâl, kendisi için daha hayırlıdır” buyurdu. Fakat adamcağız bu isteğinde ısrarcı oldu ve ısrarlarının neticesinde kendisine Allah tarafından imkân verildi. Önce bir koyun aldı, sonra o koyundan sürüler meydana geldi ve o şahıs bir servet sahibi oldu. Ne var ki, zenginlik o zavallıyı gaflete sürükledi ve neticede yoldan çıkarttı. Öyle ki adam içkiye bile başlamıştı. Bir müddet sonra Hazreti Musa (aleyhisselam) yoldan geçerken bir kalabalığa rastladı. “Burada ne oluyor” diye sorunca, şöyle cevap verdiler: “Bir adama kısas uygulanıyor. Adam fakirdi, sonra malı-mülkü oldu. O mal-mülk onu azdırdı. İçkiye başladı, sonra birini öldürdü. Şu an cezasını çekiyor.”

Şimdi bu iki misalden hareketle meselenin, mücerret olarak değil de, getirdikleri ve götürdükleriyle, alçaltması ya da yükseltmesine göre yani âkıbet açısından değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkar. Evet, bazen olur ki, insan servet ü sâman ile Hazreti Osman ve Abdurrahman ibn Avf gibi âlâ-yı illiyyîne çıkar, bazen de olur ki –hafizanallah– Kârun ve yukarıda anlatılan meçhul şahıs gibi esfel-i sâfilîne yuvarlanır.

Bana Seni Gerek Seni

Cenab-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de bize talim buyurduğu,
 

رَبَّنَا آَتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآَخِرَةِ حَسَنَةً

“Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene ihsan eyle!” (Bakara, 2/201) duası umumi bir yakarıştır. Bu şekilde hem dünyanın hem de ahiretin güzelliklerini isteyenler Allah’ın lütf u keremiyle niyet ve gayretlerinin semeresini hem dünyada hem de ahirette göreceklerdir. Dolayısıyla insan sadece dünyasını değil, aynı zamanda ahiretini, hatta dünyanın fani ve geçiciliği, ahiretin ise ebedî ve sonsuzluğunu nazar-ı itibara alarak, dünyanın çok çok ötesinde ahiretini düşünmelidir. Evet, o, her iki âlemin de güzelliklerini istemeli, dünyasını imar ederken ahiretini berbat etmemelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm, sadece dünya peşinde koşanların,

رَبَّنَا آَتِنَا فِي الدُّنْيَا

“Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!” şeklinde talepte bulunduklarını zikreder ve

وَمَا لَهُ فِي الْآَخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ

“Böyle diyenin ahiretten nasibi yoktur.” (Bakara, 2/200) diyerek, sadece dünya hayatı için talepte bulunanların elemli âkıbetine dikkatleri çeker.
Böyleleri Cenab-ı Allah’ın vermiş olduğu nimetleri,

أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا

“Bütün zevklerinizi dünya hayatında kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz” (Ahkaf, 46/20) fehvasınca yemiş bitirmiş olurlar. Bu durum ulvî gayeler için yaratılmış bir insan için başka değil sadece bir sukûttur. Kendi seviyesinin altına düşmektir. Çünkü sadece dünyasını düşünüp, hayatını yeme ve içmeye bağlamak insan dışındaki mahlûkatın yapacağı şeydir.  

Bir kere daha ifade edecek olursak, insan Allah’ın (celle celâlühü) kendisi hakkında takdir ettiğine razı olmalı, Allah’tan hakkında hep hayırlısını dilemeli, her zaman, “Allahım, hakkımda hayırlı olanı ihsan eyle. Eğer Sen’in bana ihsan edeceğin daha başka nimetler benim baştan çıkmama sebebiyet verecekse ben onları istemiyorum. Kût-u lâ yemûtla, ölmeyecek kadar bir rızıkla yaşamaya razıyım. Ben Senden sadece Seni istiyorum. Bana Seni gerek Seni” demelidir.

“Allahım! Arkadaşlarımıza Bol Bol İhsan Eyle!”

Bundan dolayı insan başta Allah Resûlü olmak üzere infak kahramanı diye vasıflandırabileceğimiz insanların hayatına bakarak kendini çokça test etmelidir. Mesela servet geldiği gibi, o insanın kalbinde-gönlünde hiçbir iz bırakmadan Allah yoluna gidiyor mu, ona bakmalıdır. Az iken verebiliyorsa, yani bir ceketi, bir paltosu varken çıkarıp onları verebiliyorsa, böyle birisi arabası olduğunda Allah’ın izniyle onu da verebilir. Yine böyle birisi, “bana her gün bir milyon dolar gelse, gelse de ben o dolarlarla dünyanın değişik yerlerinde şu kadar eğitim yuvası açsam; oralarda vazife yapan eğitim gönüllülerinin alamadıkları burslarını yetiştirsem, hatta o bahadırların yaptıkları bu civanmertlikler karşısında beş bursunu birden peşin versem” diye düşünür. İşte insan böyle düşünebiliyor ve kendine uyguladığı testlerden Hakk’ın inayetiyle geçtiğine inanıyorsa onun için servet –inşaallah– tehlikeli olmaz. Bu ölçüde bir niyet enginliği ve kalb safveti içinde bulunanların kasalarına keşke hep servet akıp dursa. Fakir, büyük çoğunluğu itibariyle arkadaşlarımızın işte bu seviyede üstün karakterli, civanmert ve semahat ehli insanlar olduklarını düşünüyor; onlar için Cenab-ı Hakk’a çokça dua ediyor ve “Allahım, o arkadaşlarımıza bol bol ihsan eyle. Zira onlar Senin lütuflarını dünyanın dört bir yanına i’la-yı kelimetullah için saçıyorlar” diyorum.

Fakat insan Erzurumluların ifadesiyle gırgıtsa, hep cimrice davranıyor, kendi rahatını milletinin ve mü’minlerin rahatının önünde tutuyor, insanların hakkını nazar-ı itibara almıyor, din-i mübin-i İslam’ı düşünmüyor ve bir türlü iç dünyasında bu olumsuz duyguları aşamıyorsa böyle bir insan Allah’tan mal-mülk, servet u sâmân istememelidir. Yürekli davranmalı, kendinden emin olmadığını kabul etmeli ve “Allahım bana vereceğin ihsanlar, onların getirdiği rahat beni Senden uzaklaştıracaksa istemem onları. Bu zamana kadar benimle Senin arana girenleri de al” diyebilmelidir. Çünkü kulluk bu ölçüde bir samimiyet ve sadakat ister.

Yamalı Yorgan

Burada konuyla alâkalı yönleriyle Üstad Bediüzzaman Hazretlerinden ve onun acz u fakr yaklaşımından da bahsetmek icab eder. Üstad Hazretleri, ilim ve dinin izzetini muhafaza etme, iman hizmetine halel getirmeme düşüncesiyle hep istiğna ruhuyla hareket etmiş ve çok fakirane bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. Bildiğiniz gibi Eşref Edip merhum onun bu halini Tarihçe-i Hayat’ta, “kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle teğaddî eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Mâmelek namına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cem’iyet için yaşar” ifadeleriyle anlatır. Zaten Hazreti Üstad, kendisi de, “tatmaya izin var, doymaya yok” diyerek dünyaya bakışını özetlemiş gibidir. Lâhikalara bakıldığında bu bakışın onun hayatındaki yansımalarını görmek mümkündür.

Onun cemiyet ve insanlık için fedakârlık ufkunu anlama adına fikir verecek bir hatırayı Vehbi Vakkasoğlu beyden dinlemiştim. Kendisi Necip Fazıl merhumu ziyarete gittiğinde ona Zübeyr abiden işittiği bir hatırayı naklediyor. Büyük Doğu dergisinin sıkıntılar yaşadığı, bir yayınlanıp bir yayınlanmadığı dönemlerden birinde yine parasızlıktan dolayı dergi basılamayacak gibi oluyor. Bu mevkûte o zaman için çok önemli bir misyon ifade ettiğinden Üstad Hazretleri ona İslam’ın sesi ve soluğu olarak bakıyor. Fakir de gençlik yılları itibarıyla hatırlarım, Büyük Doğu o zaman için ufuk açıcı, yüreklendirici, inananların hallerine tercüman olan, onların sıkıntılarını dile getiren önemli bir yayındı.

İşte Büyük Doğu’nun parasızlıktan dolayı basılamayacak olması Üstad Hazretlerine çok dokunuyor ve Zübeyir ağabeyi çağırıp ona, “Zübeyir, Doğu çıkmayacakmış, mutlaka bir şey yapmamız lazım” diyor. Zübeyir abi de, “Üstadım, neyimiz var ki bir şey yapalım” diye cevap veriyor. Bunun üzerine Üstad Hazretleri “Benim, kışın üzerime aldığım eski, yamalı bir yorganım vardı. Belki birisi bir değer atfeder de onu satın alır. Siz de elinize geçeni Doğu’ya gönderirsiniz” diyor. İşte Hazreti Üstad o yorganı sattırıp bedelini dergiye gönderiyor. Vehbi Vakkasoğlu Beyefendi, “bunu Üstad Necip Fazıl’a anlattığımda yüzünü pencereye çevirdi ve hıçkıra hıçkıra ağladı” demişti.

Üstad’ın fakirane hayatı işte budur. Fakat onun, acz, fakr, şevk, şükür, şefkat ve tefekkür olarak kendi mesleğinin altı önemli erkanından biri olarak olarak saydığı “fakr” anlayışı, bildiğimiz fakirlikten biraz daha farklıdır. Ona göre fakr, ister fakir olsun, ister servet sahibi, kişinin kendisini hiçbir şeye malik görmemesi, her nimeti Allah’tan bilmesi mânâsına gelir. Bu tıpkı, insanın kendini âciz bilip Hakk’ın sonsuz kudretine sırtını dayaması gibidir. İşte bu mânâdaki fakr şalını kuşanabilenler dünyalara da malik olsalar, o mülkün zerresine kalblerinde yer vermez, ellerinden kaybolup gidene üzülmez, ellerine geçene de sevinmezler. Böylelerinin derdi-davası kendi millet ve devletlerinin zenginliğidir. Şahsî hayatları adına İbrahim Edhem gibi yaşar, kırk yamalı hırka ve bir lokma ekmeğe razı olur fakat milletlerinin ikbali için de işe dört elle sarılırlar. İstidradî olarak ifade edeyim ki, tarih boyu, Cenab-ı Hakk’ın gınası karşısında kendilerini fakir; kuvvet ve kudreti karşısında da âciz gören başka kimseler de olmuştur. Fakat denilebilir ki, meseleyi bir sistem haline getirip sunan ve onu bir yolun erkânı olarak etrafındakilere sunan Bediüzzaman Hazretleri’dir.

Servet Düşmanlığı Yerine İnsanların Gönüllerini Kazanmak

Mevzûu hülasa edecek olursak, bazı kimselerin helal ve haram çizgilerine dikkat etmeden servet peşinde koşmaları kimi inanan insanlarda dahi servet ve servet sahibi insanlara karşı olumsuz bir bakış açısı meydana getirmiş olabilir. Ne var ki, haramdan kazanan ya da kazancından Allah yolunda infakta bulunmayan bir kısım insanlara bakıp servet düşmanlığı yapmak başta da ifade edildiği gibi doğru değildir. Servet düşmanlığı insanlığa sosyal ihtilallerin arkasında duran Marks, Engels ve benzeri düşüncede olan şahısların armağanıdır (!) ve onun beşeriyet için ne denli büyük bir tehlike arz ettiği ve ne azim tahribatlara sebebiyet verdiği insanlık tarihine az-çok aşina olanlar için malumdur. 

Bunun yerine, yani zenginlere adavet besleyip zenginlik düşmanlığı yapılacağına varlıklı kimselerin Allah’a dost insanlar haline getirilmesine ve onların imkânlarını rıza-yı ilahi istikametinde, topyekûn insanlığa faydalı olacak şekilde kullanmalarına çalışmak iktiza eder. Bunun için bütün meşru vesileler mutlaka değerlendirilmelidir. Zira bu, o insanın ahireti adına da çok önemli bir vazife ve sorumluluktur. Ayrıca bilinmesi gerekir ki, insanlar bu mevzûda belki başta biraz zorlanabilirler. Önceleri azıcık bir şey verirken bile canını veriyormuş gibi hissedebilirler. Fakat kırk yıllık müşahedelerime dayanarak diyebilirim ki, gönlünde din, millet, insan sevgisi tutuşturulan insanlar zamanla verme işinin tiryakisi haline gelmişlerdir. Öyle ki, kadınlardan da erkeklerden de ağlayarak gelip her şeyini milletimizi yüceltme istikametinde hak rızası için ortaya döken insanlara şahit olmuşumdur.

O halde bir mü’min olarak bize düşen, servet veya servet sahibi düşmanlığı değil insanları insanlık yolunda, Allah rızası istikametinde vermeye alıştırmak olmalıdır. Bu açıdan servet ve imkân sahibi insanların gönüllerini kazanmaya, onları dinin, imanın, insanlığın dostu haline getirmeye; getirip bu ulvî değerler için çalışıp çabalamaya ve bu suretle hem mevcut imkânların doğru yerde harcanmasına hem de imkân sahiplerinin ahirette kurtulmasına vesile olmak çok önemlidir; önemlidir zira bu yol Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât)  yoludur.

 


Zirve100 Toplist

part time iş | yeni bir iş | ek iş ilanları | evde iş imkanı | part time iş | iş kur iş bul | yeni bir iş | ek gelir | para | iş bul kur | iş kur iş ilanı | iş imkanları | part time ek iş | erol marketing sistem | erol lore tekstil | erol çorap pazarlama | iş arıyorum | ek iş arıyorum | ek iş arıyorum | biobellinda | iş veren iş bulan iş kuran forum | mlm nedir network marketing şirketleri | zaman mekan haber video | mp3 kuran ilahi şiir resim |