Posts Tagged ‘herkul kırık testi’

Kırık Testi “Fakirlik mi – Zenginlik mi?” (15.02.2010)

Posted By admin

 

Fakirlik mi – Zenginlik mi?

Soru: Fakirlik ve zenginliği nimet ya da nikmet olmaları açısından nasıl değerlendirmek gerekir? Lütfeder misiniz?

Kanaatimce fakirlik ve zenginlikten birini mutlak mânâda nimet ya da onun zıddı olan nikmet şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Zira tarih boyunca fakirlerden pek çok salih kimse olduğu gibi yine zenginlerden de kendini Allah’a adamış, “Allah adamı” diyebileceğimiz pek çok insan var olmuştur. Bu sebeple diyebiliriz ki, yerine göre fakirlik yerine göre de zenginlik hayırlıdır; her iki durum da yerine göre hem nimet hem de nikmet olabilir. 

İradî Fakirlik

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) fakir bir hayat yaşamıştı. Fakat O’nun yaşadığı, ızdırarî bir fakirlikten ziyade iradî bir fakirlikti. Evet, O, hususi konumu itibarıyla fakir bir hayatı tercih etmişti. İsteseydi dünya serveti hane-i saadetlerine akıp dururdu. Fakat çok iyi biliyoruz ki, mübarek hanelerine servetin aktığı zaman bile O Mukteda-yı Küll Rehber-i Ekmel Efendimiz (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh), hayat-ı seniyyelerini hiç mi hiç değiştirmemişti. Mesela, Hazreti Hatice (radiyallahü anhâ) bütün servetini Efendimiz’e teslim etmişti. Fakat O, bütün bunları Allah yolunda sarf etmişti. Nitekim bir defasında Hazreti Ömer’e, “istemez misin ey Ömer, dünya onların, ahiret de bizim olsun” buyurmuştu. Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi olan Hazreti Ebû Bekir’in (radiyallahü anh) Sunh’taki evi de tam bir fakirhaneydi. Zaten kendisi uzun süre mahallenin koyunlarının sütlerini sağarak geçimini sağlamıştı. Hazreti Ömer’in (radiyallahü anh) durumu da farklı değildi. Bütün Müslümanların halifesi olduğu zaman bile mâil-i inhidam/yıkılacak gibi duran bir evde oturuyordu.

Diğer taraftan fakirlik mutlaka hayırlıdır diyecek olursanız enbiya-yı izamdan çok geniş imkânlara sahip Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman (alâ nebiyyina ve aleyhimesselam); sahabe-i kiram efendilerimizden Hazreti Osman ve Hazreti Abdurrahman ibn Afv (radiyallahü anhüm ecmaîn) ve evliyaullahtan Şah-ı Geylânî (kuddise sirruh) gibi zatları değerlendirmeye almamış olursunuz. Yine tarih boyunca pek çok hayr u hasenatta bulunmuş, camiler, külliyeler, bedestenler yaptırmış Osmanlı padişahlarını ve mesela cömert ve fedakâr hanımlardan, Mekke-i Mükerreme’den Arafat’a kadar su yolları inşa eden Harun Reşid’in eşi Zübeyde Hatun’u görmemiş olursunuz. Daha bunlar gibi fani şeyleri bakîleştiren, birleri bin yapan, Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği imkânları kullarının istifadesi için kullanan sayılamayacak kadar insan vardır. Dolayısıyla bu kadar insan ve onların yaptığı bu kadar güzel işler görmezden gelinirse mesele sağlıklı bir şekilde değerlendirilemiyor demektir. Ne var ki, bütün bunlara rağmen, bazı inananlar arasında bile –maalesef– fakirliğin zenginlikten hayırlı olduğu, malın-mülkün insanı sırat-ı müstakimden çıkarma ihtimalinin çok güçlü bulunduğu şeklinde yaygın diyebileceğimiz bir kanaatin oluştuğu da bir vakıadır. Hâlbuki dine bir bütün olarak bakıldığında, onun emir ve yasakları küllî bir nazarla tahlile tabi tutulduğunda, serveti kaldırıp atma, mutlak mânâda fakirliğe sahip çıkma düşüncesinin doğru olmadığı anlaşılacaktır. 

“Bundan Sonra Yaptıkları Osman’a (radiyallahü anh) Zarar Vermez”

Şimdi isterseniz söylediğimiz bu mücerred hususları müşahhas bazı misallerle izah etmeye çalışalım. Yukarıda da ifade edildiği gibi Hulefa-i Raşidîn efendilerimizden olan Hazreti Osman (radiyallahü anh) çok geniş imkânlara sahip bir insandı. Tabiî aynı zamanda baş döndüren bir semahat ve cömertliğin de kahramanıydı. Öyle ki, i’lâ-yı kelimetullah yolunda maddî desteğe ihtiyaç duyulduğu bir zaman diliminde Hazreti Osman üç yüz, beş yüz deveyi, hem de yüküyle beraber birden tasadduk ediyordu. O günkü toplumun imkânları ve zenginlik limiti açısından meseleye bakacak olursanız bunun günümüzde üç yüz-beş yüz Mercedes bağışlama gibi bir değere mukabil geldiğini görürsünüz. Zannediyorum günümüzde semahat sahibi birisi Hazreti Osman’ın (radiyallahü anh) Allah yolunda infak ettiği miktarın yüzde birini bağışlayacak olsa onu takdir u tebcillerle yâd eder, bu cömertliği herkese duyururuz. İhtimal o zat da, reca duygusuyla “ümit ederim beni de sahabe-i kiramla beraber Cennet’e korlar” diye düşünmeye başlar. Bu mülahaza karşısında o zata “hakkın yok” da diyemezsiniz, çünkü Allah’ın rahmeti çok geniştir. Umulur ki, Hazreti Osman’ın yolunda giden, onun cömertlik ve civanmertliğini örnek alan böyle bir insanı Cenab-ı Hakk onunla beraber haşredip onunla beraber Cennet’iyle serfiraz kılar. İşte Allah Resûlü’nün üçüncü halifesi Hazreti Osman, Allah yolunda bu ölçüde infakta bulunmuş ve bundan dolayı Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ), “bundan sonra yaptıkları artık Osman’a zarar vermez” şeklindeki o çok büyük müjdesine nâil olmuştu. Evet, imkânları ve bu imkânlarını Hak yolunda kullanmış olması onu âlâ-yı illiyyîne yükseltivermişti. Demek ki servet, Allah yolunda kullanılınca insanı alıp Cennet’e ulaştıran nurdan bir helezona dönüşmektedir.

Kazanma Kuşağında Kaybedenler de Var

Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in, zıt kutupta bize göstermiş olduğu başka bir örnek var: Kârun. Cenab-ı Hakk, Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) kavminden olan Kârun’a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o bu serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmişti. Hakk’ın kendisine yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin arkasındaki iyilik sahibini unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh-fahûr yaşamaya ve ifsada başlamıştı. Tabiî Cenab-ı Allah da yaptıklarının karşılığı olarak onu bütün varlığıyla beraber yerle bir etmişti. Böylece Kârun, ülü’l-azm bir peygambere yakınlığın hakkını veremeyip kazanma kuşağında kaybeden ibret vesilesi, talihsiz bir servet sahibi olarak tarih defterinin yaprakları arasında yerini almıştı.

Hazreti Musa (aleyhisselam) döneminde vukû bulduğu söylenen şu kıssa da, konuyla alakalı ibret verici bir misal olarak zikredilebilir. Anlatılanlara göre Hazreti Musa zamanında, kum ile üzerini örtmeye çalışacak kadar fakr u zarurete düşmüş bir adam vardı. Bir defasında Hazreti Musa’ya, “Ya Musa, Cenab-ı Hakk’a benim halimi bir arz ediversen” dedi. Hazreti Musa da onun bu ricasını kırmadı. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, “O kulum için bu hâl, kendisi için daha hayırlıdır” buyurdu. Fakat adamcağız bu isteğinde ısrarcı oldu ve ısrarlarının neticesinde kendisine Allah tarafından imkân verildi. Önce bir koyun aldı, sonra o koyundan sürüler meydana geldi ve o şahıs bir servet sahibi oldu. Ne var ki, zenginlik o zavallıyı gaflete sürükledi ve neticede yoldan çıkarttı. Öyle ki adam içkiye bile başlamıştı. Bir müddet sonra Hazreti Musa (aleyhisselam) yoldan geçerken bir kalabalığa rastladı. “Burada ne oluyor” diye sorunca, şöyle cevap verdiler: “Bir adama kısas uygulanıyor. Adam fakirdi, sonra malı-mülkü oldu. O mal-mülk onu azdırdı. İçkiye başladı, sonra birini öldürdü. Şu an cezasını çekiyor.”

Şimdi bu iki misalden hareketle meselenin, mücerret olarak değil de, getirdikleri ve götürdükleriyle, alçaltması ya da yükseltmesine göre yani âkıbet açısından değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkar. Evet, bazen olur ki, insan servet ü sâman ile Hazreti Osman ve Abdurrahman ibn Avf gibi âlâ-yı illiyyîne çıkar, bazen de olur ki –hafizanallah– Kârun ve yukarıda anlatılan meçhul şahıs gibi esfel-i sâfilîne yuvarlanır.

Bana Seni Gerek Seni

Cenab-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de bize talim buyurduğu,
 

رَبَّنَا آَتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآَخِرَةِ حَسَنَةً

“Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene ihsan eyle!” (Bakara, 2/201) duası umumi bir yakarıştır. Bu şekilde hem dünyanın hem de ahiretin güzelliklerini isteyenler Allah’ın lütf u keremiyle niyet ve gayretlerinin semeresini hem dünyada hem de ahirette göreceklerdir. Dolayısıyla insan sadece dünyasını değil, aynı zamanda ahiretini, hatta dünyanın fani ve geçiciliği, ahiretin ise ebedî ve sonsuzluğunu nazar-ı itibara alarak, dünyanın çok çok ötesinde ahiretini düşünmelidir. Evet, o, her iki âlemin de güzelliklerini istemeli, dünyasını imar ederken ahiretini berbat etmemelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm, sadece dünya peşinde koşanların,

رَبَّنَا آَتِنَا فِي الدُّنْيَا

“Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!” şeklinde talepte bulunduklarını zikreder ve

وَمَا لَهُ فِي الْآَخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ

“Böyle diyenin ahiretten nasibi yoktur.” (Bakara, 2/200) diyerek, sadece dünya hayatı için talepte bulunanların elemli âkıbetine dikkatleri çeker.
Böyleleri Cenab-ı Allah’ın vermiş olduğu nimetleri,

أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا

“Bütün zevklerinizi dünya hayatında kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz” (Ahkaf, 46/20) fehvasınca yemiş bitirmiş olurlar. Bu durum ulvî gayeler için yaratılmış bir insan için başka değil sadece bir sukûttur. Kendi seviyesinin altına düşmektir. Çünkü sadece dünyasını düşünüp, hayatını yeme ve içmeye bağlamak insan dışındaki mahlûkatın yapacağı şeydir.  

Bir kere daha ifade edecek olursak, insan Allah’ın (celle celâlühü) kendisi hakkında takdir ettiğine razı olmalı, Allah’tan hakkında hep hayırlısını dilemeli, her zaman, “Allahım, hakkımda hayırlı olanı ihsan eyle. Eğer Sen’in bana ihsan edeceğin daha başka nimetler benim baştan çıkmama sebebiyet verecekse ben onları istemiyorum. Kût-u lâ yemûtla, ölmeyecek kadar bir rızıkla yaşamaya razıyım. Ben Senden sadece Seni istiyorum. Bana Seni gerek Seni” demelidir.

“Allahım! Arkadaşlarımıza Bol Bol İhsan Eyle!”

Bundan dolayı insan başta Allah Resûlü olmak üzere infak kahramanı diye vasıflandırabileceğimiz insanların hayatına bakarak kendini çokça test etmelidir. Mesela servet geldiği gibi, o insanın kalbinde-gönlünde hiçbir iz bırakmadan Allah yoluna gidiyor mu, ona bakmalıdır. Az iken verebiliyorsa, yani bir ceketi, bir paltosu varken çıkarıp onları verebiliyorsa, böyle birisi arabası olduğunda Allah’ın izniyle onu da verebilir. Yine böyle birisi, “bana her gün bir milyon dolar gelse, gelse de ben o dolarlarla dünyanın değişik yerlerinde şu kadar eğitim yuvası açsam; oralarda vazife yapan eğitim gönüllülerinin alamadıkları burslarını yetiştirsem, hatta o bahadırların yaptıkları bu civanmertlikler karşısında beş bursunu birden peşin versem” diye düşünür. İşte insan böyle düşünebiliyor ve kendine uyguladığı testlerden Hakk’ın inayetiyle geçtiğine inanıyorsa onun için servet –inşaallah– tehlikeli olmaz. Bu ölçüde bir niyet enginliği ve kalb safveti içinde bulunanların kasalarına keşke hep servet akıp dursa. Fakir, büyük çoğunluğu itibariyle arkadaşlarımızın işte bu seviyede üstün karakterli, civanmert ve semahat ehli insanlar olduklarını düşünüyor; onlar için Cenab-ı Hakk’a çokça dua ediyor ve “Allahım, o arkadaşlarımıza bol bol ihsan eyle. Zira onlar Senin lütuflarını dünyanın dört bir yanına i’la-yı kelimetullah için saçıyorlar” diyorum.

Fakat insan Erzurumluların ifadesiyle gırgıtsa, hep cimrice davranıyor, kendi rahatını milletinin ve mü’minlerin rahatının önünde tutuyor, insanların hakkını nazar-ı itibara almıyor, din-i mübin-i İslam’ı düşünmüyor ve bir türlü iç dünyasında bu olumsuz duyguları aşamıyorsa böyle bir insan Allah’tan mal-mülk, servet u sâmân istememelidir. Yürekli davranmalı, kendinden emin olmadığını kabul etmeli ve “Allahım bana vereceğin ihsanlar, onların getirdiği rahat beni Senden uzaklaştıracaksa istemem onları. Bu zamana kadar benimle Senin arana girenleri de al” diyebilmelidir. Çünkü kulluk bu ölçüde bir samimiyet ve sadakat ister.

Yamalı Yorgan

Burada konuyla alâkalı yönleriyle Üstad Bediüzzaman Hazretlerinden ve onun acz u fakr yaklaşımından da bahsetmek icab eder. Üstad Hazretleri, ilim ve dinin izzetini muhafaza etme, iman hizmetine halel getirmeme düşüncesiyle hep istiğna ruhuyla hareket etmiş ve çok fakirane bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. Bildiğiniz gibi Eşref Edip merhum onun bu halini Tarihçe-i Hayat’ta, “kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle teğaddî eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Mâmelek namına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cem’iyet için yaşar” ifadeleriyle anlatır. Zaten Hazreti Üstad, kendisi de, “tatmaya izin var, doymaya yok” diyerek dünyaya bakışını özetlemiş gibidir. Lâhikalara bakıldığında bu bakışın onun hayatındaki yansımalarını görmek mümkündür.

Onun cemiyet ve insanlık için fedakârlık ufkunu anlama adına fikir verecek bir hatırayı Vehbi Vakkasoğlu beyden dinlemiştim. Kendisi Necip Fazıl merhumu ziyarete gittiğinde ona Zübeyr abiden işittiği bir hatırayı naklediyor. Büyük Doğu dergisinin sıkıntılar yaşadığı, bir yayınlanıp bir yayınlanmadığı dönemlerden birinde yine parasızlıktan dolayı dergi basılamayacak gibi oluyor. Bu mevkûte o zaman için çok önemli bir misyon ifade ettiğinden Üstad Hazretleri ona İslam’ın sesi ve soluğu olarak bakıyor. Fakir de gençlik yılları itibarıyla hatırlarım, Büyük Doğu o zaman için ufuk açıcı, yüreklendirici, inananların hallerine tercüman olan, onların sıkıntılarını dile getiren önemli bir yayındı.

İşte Büyük Doğu’nun parasızlıktan dolayı basılamayacak olması Üstad Hazretlerine çok dokunuyor ve Zübeyir ağabeyi çağırıp ona, “Zübeyir, Doğu çıkmayacakmış, mutlaka bir şey yapmamız lazım” diyor. Zübeyir abi de, “Üstadım, neyimiz var ki bir şey yapalım” diye cevap veriyor. Bunun üzerine Üstad Hazretleri “Benim, kışın üzerime aldığım eski, yamalı bir yorganım vardı. Belki birisi bir değer atfeder de onu satın alır. Siz de elinize geçeni Doğu’ya gönderirsiniz” diyor. İşte Hazreti Üstad o yorganı sattırıp bedelini dergiye gönderiyor. Vehbi Vakkasoğlu Beyefendi, “bunu Üstad Necip Fazıl’a anlattığımda yüzünü pencereye çevirdi ve hıçkıra hıçkıra ağladı” demişti.

Üstad’ın fakirane hayatı işte budur. Fakat onun, acz, fakr, şevk, şükür, şefkat ve tefekkür olarak kendi mesleğinin altı önemli erkanından biri olarak olarak saydığı “fakr” anlayışı, bildiğimiz fakirlikten biraz daha farklıdır. Ona göre fakr, ister fakir olsun, ister servet sahibi, kişinin kendisini hiçbir şeye malik görmemesi, her nimeti Allah’tan bilmesi mânâsına gelir. Bu tıpkı, insanın kendini âciz bilip Hakk’ın sonsuz kudretine sırtını dayaması gibidir. İşte bu mânâdaki fakr şalını kuşanabilenler dünyalara da malik olsalar, o mülkün zerresine kalblerinde yer vermez, ellerinden kaybolup gidene üzülmez, ellerine geçene de sevinmezler. Böylelerinin derdi-davası kendi millet ve devletlerinin zenginliğidir. Şahsî hayatları adına İbrahim Edhem gibi yaşar, kırk yamalı hırka ve bir lokma ekmeğe razı olur fakat milletlerinin ikbali için de işe dört elle sarılırlar. İstidradî olarak ifade edeyim ki, tarih boyu, Cenab-ı Hakk’ın gınası karşısında kendilerini fakir; kuvvet ve kudreti karşısında da âciz gören başka kimseler de olmuştur. Fakat denilebilir ki, meseleyi bir sistem haline getirip sunan ve onu bir yolun erkânı olarak etrafındakilere sunan Bediüzzaman Hazretleri’dir.

Servet Düşmanlığı Yerine İnsanların Gönüllerini Kazanmak

Mevzûu hülasa edecek olursak, bazı kimselerin helal ve haram çizgilerine dikkat etmeden servet peşinde koşmaları kimi inanan insanlarda dahi servet ve servet sahibi insanlara karşı olumsuz bir bakış açısı meydana getirmiş olabilir. Ne var ki, haramdan kazanan ya da kazancından Allah yolunda infakta bulunmayan bir kısım insanlara bakıp servet düşmanlığı yapmak başta da ifade edildiği gibi doğru değildir. Servet düşmanlığı insanlığa sosyal ihtilallerin arkasında duran Marks, Engels ve benzeri düşüncede olan şahısların armağanıdır (!) ve onun beşeriyet için ne denli büyük bir tehlike arz ettiği ve ne azim tahribatlara sebebiyet verdiği insanlık tarihine az-çok aşina olanlar için malumdur. 

Bunun yerine, yani zenginlere adavet besleyip zenginlik düşmanlığı yapılacağına varlıklı kimselerin Allah’a dost insanlar haline getirilmesine ve onların imkânlarını rıza-yı ilahi istikametinde, topyekûn insanlığa faydalı olacak şekilde kullanmalarına çalışmak iktiza eder. Bunun için bütün meşru vesileler mutlaka değerlendirilmelidir. Zira bu, o insanın ahireti adına da çok önemli bir vazife ve sorumluluktur. Ayrıca bilinmesi gerekir ki, insanlar bu mevzûda belki başta biraz zorlanabilirler. Önceleri azıcık bir şey verirken bile canını veriyormuş gibi hissedebilirler. Fakat kırk yıllık müşahedelerime dayanarak diyebilirim ki, gönlünde din, millet, insan sevgisi tutuşturulan insanlar zamanla verme işinin tiryakisi haline gelmişlerdir. Öyle ki, kadınlardan da erkeklerden de ağlayarak gelip her şeyini milletimizi yüceltme istikametinde hak rızası için ortaya döken insanlara şahit olmuşumdur.

O halde bir mü’min olarak bize düşen, servet veya servet sahibi düşmanlığı değil insanları insanlık yolunda, Allah rızası istikametinde vermeye alıştırmak olmalıdır. Bu açıdan servet ve imkân sahibi insanların gönüllerini kazanmaya, onları dinin, imanın, insanlığın dostu haline getirmeye; getirip bu ulvî değerler için çalışıp çabalamaya ve bu suretle hem mevcut imkânların doğru yerde harcanmasına hem de imkân sahiplerinin ahirette kurtulmasına vesile olmak çok önemlidir; önemlidir zira bu yol Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât)  yoludur.

 

Herkul Kırık Testi “Hata ve Kusurları Tespit Yolları” (06.07.2009)

Posted By admin

Hata ve Kusurları Tespit Yolları

M.Fethullah Gülen Hocaefendi

M.Fethullah Gülen Hocaefendi

Soru: İnsanın kendi hata ve kusurlarını tespit etmesinin, kemale yürümenin ilk adımı olduğu gerçeğinden hareketle hata ve kusurlarımızı tespit adına neler tavsiye edersiniz?

Cevap: İnsanın işlediği hata, kusur ve günahlar çeşit çeşit, türlü türlüdür. Onlardan bir kısmı, dinin sarih nasslarıyla, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın vaz’ettiği temel disiplinlerle açık ve net bir şekilde beyan edilmiş, çerçevesi ortaya konmuş ve belirlenmiştir. Dolayısıyla insan, vahy-i ilâhî tarafından beyan buyurulan bu yasak ve günahları, kusur ve hataları temel kaynaklara müracaat etmek suretiyle tespit edip bilebilir. Gerçi hayatı, dinin temel kaynaklarına uygun bir şekilde götürebilmek için meseleleri ilmî tafsilatıyla kavrayıp idrak etmenin herkese müyesser olmayacağı gibi bir husus akla gelebilir. Ancak inanan bir insan gücü yettiği ölçüde bu yolda olmalı; olmalı ve dinin temel meselelerini öğrenme azim ve gayreti içinde bulunmalıdır. Ayrıca dikkat çekmek gerekir ki, bu gaye istikametinde telif edilen ilmihaller ve bir kısım ahlâk kitaplarına sıkıştırılmış bilgiler icmalen bütün bu meseleleri ihtiva etmektedir. Dolayısıyla bu eserleri okuyan bir insan için, dinde hükmü açıkça beyan buyurulan haram ve helal davranışlar, münker ve mâruf olan fiiller beyyindir, vâzıh ve nettir. Bu sebeple belki bu kategorideki hata ve günahlar için asıl üzerinde durulması gereken husus ilk fırsatta, en yakın zamanda onlardan sıyrılıp kurtulma, arınıp temizlenme mevzuu olmalıdır.

Günahlarını Unutmayan Tevbe Kahramanları

Eğer bir insan bu türlü akıntılara kendini kaptırmış, bu günah çukurlarından birine düşmüşse hiç vakit kaybetmeden tevbeyle kendini yenilemeli ve işlediği günahın hacaletini bir ömür boyu vicdanında duyup hissederek onunla iki büklüm olmalıdır. Çünkü hakikî mü’min, günahlarını unutmayan insandır. Evet o, işlediği günah için tevbe etmiş ve Allah (celle celâluhu) da onun tevbesini kabul buyurup işlenen günahı çoktan silmiş olabilir. Hatta öyle bir tevbede bulunmuştur ki, o tevbe, işlenen günahın belki elli katını bile silip götürecek keyfiyettedir. Fakat mü’min-i kâmil, günahının üzerinden elli-altmış sene geçmiş olsa dahi, yine de, kendine bakan yanıyla, onu her hatırladığında daha dün yapmışçasına kalbine bir zıpkın saplanmış gibi ızdırap duymalı; duymalı ve “Ya Rabbi! Sen varken, Sana inanıyorken, Senin düsturların güneşten daha ayân iken nasıl oldu da ben bu hataları irtikap ettim.” mülâhazasıyla hareket edip sürekli nefsini sorgulamalıdır.

Böyle bir mülâhaza, böyle bir yaklaşım irtikâp edilen o hatayı silip süpüreceği gibi, o hatanın yerine insana bir sevap dahi kazandırabilir. İsterseniz siz bu durumu ızdırap sevabı, yeni bir teveccüh sevabı, eski bir günaha yeni bir tevbe sevabı veya kadim bir isyana farklı bir inabe veya evbe sevabı şeklinde ifade edebilirsiniz. Bundan dolayı denilebilir ki, bir mü’minin, geçmişte işlediği bir günah için pişmanlık ve ızdırapla her kıvranışı, onun amel defterindeki kirli sayfaların sevap unsuruyla temizlenip apak hâle gelmesi demektir.

İkinci bir husus olarak; işlenen günahın unutulmaması, hep hüzün ve ızdırapla hatırlanması yeni hatalara girilmesine engel olur. Mesela, bir fert “Rabbimle aramdaki münasebet açısından böyle bir çirkinlik doğru değildi. Benim konumumda bulunan biri için böyle bir tavır Allah’a karşı düpedüz bir saygısızlıktı. Ben bu saygısızlığı es geçemem, onu asla unutamam. Ömrüm olduğu sürece hep bu meselenin üzerinde duracağım.” anlayış ve mülâhazasına sahipse, bu anlayıştaki bir fert, benzer bir günah çukuruna düşme durumuyla yüz yüze geldiğinde; “Daha dün böyle bir küstahlığı yapmaktan nefret ederken, hadisin ifadesiyle onu ateşe girme gibi kerih görürken, şimdi az da olsa günaha karşı göstermiş olduğun bu temayül hangi şer’î mantıkla, hangi Kur’ânî akılla telif ve izah edilebilir.” şeklinde düşünecektir. Evet, irtikâp ettiği günahın ızdırabını işte bu şekilde gönlünde sürekli derinlemesine duyan bir ferdin yeniden aynı günaha girmesi oldukça zor bir ihtimaldir.

Bu anlayıştaki bir insanın sevaplara yaklaşımı ise şu şekildedir: O, dağlar cesametinde sevaplar işlese, mesela İstanbul’un fethinin on katı denebilecek büyük fetih ve inkişaflara vesile olsa, yine de “Benim tarafımdan yerine getirildiğinden dolayı bu işte istenen seviye tutturulamadı. İhtimal benim yerimde aynı imkânlara sahip bir başkası olsaydı, çok daha büyük işler yapılabilirdi.” yaklaşımı içinde meseleyi ele alır ve hep kendisine ait bir kısım eksikliklerin yaptığı hayır ve hasenatlara aksettiği mülâhazasıyla hareket eder.

İşte bütün bu mülâhazalar, dinî disiplinler açısından açık ve net bir şekilde ortaya konan ve insan için sarih bir surette çerçevesi belirlenmiş bulunan hata, kusur ve günahlar hakkındadır.

Niyetin Belirleyiciliği ve Kalbin Hakemliği

Bir de bu tür hata ve günahların yanında niyetlerin keyfiyetine göre hakkında hüküm verilebilecek amel ve davranışlar vardır. Mesela bir insan bir kötülüğe niyet etmiştir. Ancak içinde bulunduğu ortam, arkadaş çevresi veya daha başka şartlar o şahsı, o günahı işlemekten alıkor. Hâlbuki o, fırsatını bulduğunda o günahı işleyecek azim ve kararlılık içinde bulunmaktadır. İşte bu tür hususların gerçek hüviyetini her şahıs ancak kendisi bilir. Dolayısıyla bunlar hakkında “haram veya mekruhtur” şeklinde kesin bir hüküm vermekte zorlanırız. Bu konuda hakem, insan vicdanıdır. Az önceki misale dönecek olursak bu durumdaki bir şahıs ancak kalbine müracaat ettiğinde, Allah’ın önüne çıkardığı bir mâniden dolayı mı yoksa kendi isteği ve iradesinin hakkını vermek suretiyle mi o günahtan geri durduğu hakkında bir kanaate varabilir.

Bu konuyla ilgili bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

يَقُولُ اللَّهُ إِذَا أَرَادَ عَبْدِي أَنْ يَعْمَلَ سَيِّئَةً فَلَا تَكْتُبُوهَا عَلَيْهِ حَتَّى يَعْمَلَهَا فَإِنْ عَمِلَهَا فَاكْتُبُوهَا بِمِثْلِهَا وَإِنْ تَرَكَهَا مِنْ أَجْلِي فَاكْتُبُوهَا لَهُ حَسَنَةً

Yüce Allah (kullarının hasene ve seyyielerini yazmaya memur olan meleklerine) şöyle buyurur: Kulum fena bir iş yapmak istediğinde hemen bu iradesini defterine yazmayınız, tâ bu iradesini gerçekleştirip o fiili yapıncaya kadar bekleyiniz. Eğer o fenalığı  yaparsa, o yaptığı fenalığın bir mislini yazınız. Eğer benden çekinerek yapmaz, bırakırsa, bu defa onun hesabına bir hasene yazınız.” (Buhârî, Tevhid 35) Görüldüğü üzere burada, kulun, iradesinin hakkını vererek azmettiği günahı işlemekten vazgeçmesi söz konusudur. Dolayısıyla işin içinde kulun bir cehd ve gayreti olduğundan amel defterine sevap yazılmaktadır. Evet kişinin iradesiyle olumsuz yoldan dönmesi, negatif bir işten vazgeçmesi ona sevap kazandırmaktadır. Ancak acaba kulun iradesinin mevzubahis olmadığı durumlarda da aynı netice söz konusu mudur? Bu hususta daha başka bazı hadis-i şeriflerin mazmunundan anlaşıldığına göre, kişi niyet ettiği bir kötülükten kendi iradesi ve temayülleriyle vazgeçmez de, önüne çıkan bir mâni onu alıkoyarsa, bu durum o kişi için büyük bir günah olmasa da ahirette hesaba çekileceği bir seyyie hâlinde karşısına çıkabilir. Bundan dolayı insan, temkinli davranıp bu türlü hâllerini de seyyiat defteri içinde mütalâa etmelidir.

Konunun tavzihi adına burada daha başka misaller de zikredebiliriz. Mesela bir nâsih sohbet esnasında Bediüzzaman Hazretleri’nin; “Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz.” ifadelerini dile getirdi. Eğer bu sözü söylerken, hakikaten o, yapılan her işi Allah için yapma duygu ve heyecanını gönüllerde uyarmayı kastettiyse öyle inanıyoruz ki bunun mükâfatını elbette alacaktır. Ancak insanların içinde hayır duygularını tetikleme mülâhazası olmadan sırf dinleyicilere ne kadar bilgili, ne kadar çok malumat sahibi biri olduğunu göstermek adına bunları ifade ettiyse, o zaman da denilebilir ki bu bir seyyiedir. Ancak bu hükmü verecek olan da insanın kendisidir, kendi vicdanıdır.

Burada zahire bakan yönü itibarıyla hak ve hakikate tercüman olma meselesi söz konusudur. Ancak içten içe kendini satma, kendini ifade etme duyguları hâkimse o zaman hüküm de ona göre değişecektir. Çünkü sohbet-i cananda esas olan kişinin kendini devre dışı bırakmasıdır. Hatta ona düşen şöyle düşünmektir: “Bu sözü ben söylemeseydim, ihtimal vicdanlarda daha engin bir tesiri olabilirdi. Ben söylediğimden dolayıdır ki bu sözler bazı vicdanlarda aksülamele sebebiyet verdi.” Evet, eğer kişi Allah, peygamber, din-diyanet derken işin içine azıcık kendini ifade etme gibi bir mülâhazayı dahil ediyorsa orada seyyiat irtikap ediliyor demektir.

“Hasenatım Bile Böyle Kirliyse…”

Benzer tespitleri bütün ibadet ü taat konuları için düşünebiliriz. Mesela dinin direği, imanın ikiz kardeşi olan namaz ibadeti.. Kütüb-ü fıkhiyeye göre bir insan namaza başlarken ancak kendi duyup hissedeceği bir sesle iftitah tekbiri getirmelidir. Buna göre bir kişi, tam konsantre olmuş bir insan imajı oluşturma düşüncesiyle, vicdanının sesi olmadığı, hatta öşrüne bile sahip bulunmadığı hâlde imamın ardından yüksek bir sesle “Allahüekber” diyerek namaza durursa, ibadetlerin pirini eda ederken sevap kazanacağı bir noktada seyyiat hanesine kaydolacak bir davranışta bulunuyor demektir. Ve yine diyelim ki, bir şahıs namaz kıldırıyor. Kıraatte “

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

Gerçek mü’minler ancak o mü’minlerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalbleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rab’lerine güvenip dayanırlar.” (Enfal, 8/2) âyetini okudu. İşte bu âyeti okurken, tıpkı Üstad Hazretlerinin saff-ı evveldeki talebelerinin o imrendirici hâli gibi, sanki içi hûşû ve haşyetle dolmuş, kendinden geçmiş, âdeta havf u haşyetle gözleri dönmüş ve kıvrım kıvrım kıvranan bir insan tavrı sergiledi. Eğer kişi, bu tür hareketleri, sırf birilerini taklit düşüncesiyle, öyle görünme arzusuyla yapıyorsa namaz kılarken mesavi irtikâp ediyor demektir. Çünkü bu tür hareketler, kontrol altına alınamayan bir kısım infial ve insiyakların tabiî sonucu olarak ortaya çıktığında bir mahzur teşkil  etmese de, kalb ve vicdanın sesi-soluğu olmadığı hâlde bu tür tavır ve davranışlara girilmesi amel defterine, namaz sevabının yanı sıra bir kısım kirli mülâhazaların akmasını netice verir. Çünkü herkes kendi kameti kıymetine göre görünmek zorundadır.
Hâkeza insan secdede “

سُبْحَانَ رَبـّـِـيَ اْلأَعْلَى

Tesbih ederim Yüce Rabbimi; her çeşit kusurdan münezzehtir O.” derken farkına varmaksızın bağırıp kendinden geçebilir. Böyle bir vecd u istiğrak hâli günah değildir. Ancak azıcık irade işin içine girer ve kendini ifade etme gibi bir maksat o tavrın içinde bulunursa, o vakit nur akan namazın o hasenat defterine aynı zamanda zift de akıtılıyor demektir.Şimdi misalleri burada noktalayıp asıl konumuza dönecek olursak, hakkında kesin bir hüküm bulunmayan, ancak vicdanın sesi, kalbin hakemliğiyle bilinebilecek davranışları tespit için mü’mine düşen hayatın her safhasında, en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün amellerde sürekli kendini sorgulayıp hesaba çekmek olmalıdır. Yapmış olduğu en hayırlı görünen işlerin içinde bile bir kısım kirli mülâhazaların olabileceği endişesiyle devamlı Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunmalıdır. Kendini bir yönüyle yaptığı bu tür hataların bir hamalı olarak görmeli ve bunların affı adına Allah’a yalvarıp yakarmalıdır. “Hasenatım bile böyle kirli olunca benim gibi bir insandan ne olur ki?” endişesini taşımalı ve yine Üstad’a ait olan; “Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin falan ismindeki mahlûkun ve masnûun ve abdin hem âsî, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelil, hem müsî’, hem müsin, hem şakî, hem Seyyidinden kaçmış bir köle olduğu hâlde, nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor” mülâhazalarıyla kusurlarını itiraf etmesini bilmeli ve bunların affı için Allah’ın rahmet ve mağfiretine sığınmalıdır.

Evet insan tezkiye-yi nefs etmemek suretiyle, tezkiye-i nefiste bulunmalıdır. Yani kendi nefsini temize çıkarmamalı, onu, isyan eden, kötülük yapan, baş kaldıran bir varlık olarak görmelidir ki, bu suretle nefsini temizleyebilsin.  Bunları düşünerek dikkatli ve temkinli yaşayan bir insan her zaman hatalarının farkında olur, noksan ve kusurlarını tespit eder ve bunun neticesinde Allah’ın izni ve inayetiyle çok ciddi düşme ve sürçmelere maruz kalmaz. Böyle bir insanın “lemem”lerine, küçük hatalarına gelince; Yüce Beyan’ın,

إِنْ تَجْتَنِبُوا كَبَائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلاً كَرِيمًا

“Eğer nehyolunduğunuz büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin öbür küçük günahlarınızı bağışlar ve sizi şerefli bir yere koyarız.” (Nisâ, 4/31) âyet-i kerimesiyle verdiği müjdeye istinaden öyle inanıyor ve ümit ediyoruz ki, rahmeti sonsuz, merhameti engin Rabb-i Kerimimiz o küçük hataları da mağfiret buyurup affeder.

RSS Yaziciya Gonder Tavsiye Et


Zirve100 Toplist

lorems tekstil marketing | erol marketing | düşün ve başar | işkur iş ilanları | evde ek iş imkanı | mlm network marketing sistem | ek iş arıyorum | biobellinda | lorems | zaman mekan | en iyi kaliteli hosting | lorems |