Posts Tagged ‘Sohbet’

Bamteli “Siyer Felsefesi ve Hudeybiye Sulhü” ( 15.02.2010 )

Posted By admin

Siyer Felsefesi ve Hudeybiye Sulhü

Soru: 1) Siyer-i seniyye ile (Rasûl-ü Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in hayatı, ahlâkı ve yaşayışıyla) günümüzün hadiseleri arasında iltisak (bitişme, kavuşma, birleşme) noktalarının yakalanması gerektiğini ve bunun zaruret ölçüsünde ehemmiyet arz eden bir husus olduğunu ifade buyuruyorsunuz. Bu açıdan, Hudeybiye Sulhü’nü değerlendirir misiniz?

-Asr-ı Saadet’te hadiseler cüzî olarak ortaya konmuş, cüzî birer vakıa olarak gerçekleşmiştir; fakat onlarda daha sonra meydana gelebilecek küllî hadiselere işaretler vardır. Adeta her hadisede daha sonraki dönemlerin meselelerinin çözümü için bir kısım uçlar bırakılmıştır. O uçlardan yürünerek hâlihazırdaki problemlere yaklaşılırsa, mevcut problemlerin halledilmesi için pekçok ipucu bulunabilir. (01:01)

-Geçmişte yazılan siyer kitaplarının bir kısmı bize ulaşmamış olabilir; zamanımıza kadar ulaşan eserler de o günün tarih felsefesi açısından hadiselerin yorumlanması şeklinde kaleme alınmıştır. Fakat o dönemlerden günümüze varıncaya kadar bazı felsefi telakkiler rafa kaldırılmış ve yeni düşünce tarzları geliştirilmiştir. Dahası zaman en büyük müfessirdir. Dolayısıyla da, bu hususlar nazar-ı itibara alınarak siyer-i seniyyeye her devirde bir kere daha o anki şartlar zaviyesinden bakılmalıdır. (05:11)

-Müslümanların günümüzdeki en büyük kusurlarından biri de, çağı iyi okuyamama ve dünyanın dört bir yanındaki değişik toplumlara onların anlayıp kabul edecekleri dille hitap edememe eksikliğidir. İnanan insanlar, inandıkları yüksek hakikatleri tepki almadan anlatabilmek için uygun bir üslup tutturmak zorundadırlar ve bundan dolayı da bir çeşit “söylem geliştirme merkezleri”ne muhtaçtırlar. (07:23)

-Hicretin altıncı senesi Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), tam bir metafizik gerilim içinde bulunan ashabını, umre için Mekke’ye götürmeye söz vermişti. Böyle bir umre, hem muhacirînin yıllardır süren sıla hasretini giderecek, hem de bütün Müslümanlara yeni bir gerilim kazandıracaktı. Allah Rasûlü bu mülâhaza ile Ashab-ı Kiram’ı alıp yola koyulmuştu. Fakat Mekke ehli mü’minlere umre imkânı vermeyince, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatu vesselam) Efendimiz, savaş yerine sulhü seçmiş ve onlarla çok hikmetlere mebni bir antlaşma yapmıştı. (11:15)

-Halid b. Velid, harplerde dize getirilecek bir insan değildi.. olmamalıydı da… İlerde İslâmî izzete dönüşecek gurur mevcudiyetini devam ettirdiği sürece, kılıç zoruyla İslâm’a girmesi imkânsızdı. Ayrıca, istikbalin bu eşsiz kumandanını, Cenâb-ı Hak, lütfuyla korumuş ve onun, izzetiyle İslâm’a girmesine zemin hazırlamıştı. Eğer böyle bir sulh dönemi olmasaydı, Halid’in buzları nasıl eriyecekti! Amr b. Âs ve Osman b. Talha (radiyallahu anhüma) gibi yüzlerce insan, bu sulh döneminin yumuşak ikliminde hakikatleri idrak etmişlerdi. (14:03)

-Hudeybiye Sulhü’yle tam on sene Kureyş gailesine karşı garanti altına alınmış oluyordu. Bu on senelik zaman dilimi, Müslümanlar için çok mühimdi. Allah Rasûlü bu dönemde yetiştirdiği irşad ekiplerini çeşitli yerlere gönderme fırsatını buldu ki, bu da, bütün Arap Yarımadası’nda İslâm’ın sesinin duyulması demekti. (17:30)

-Harp psikolojisi içinde, İslâmî hakikatleri karşı tarafa anlatmak mümkün değildi. Fakat sulh atmosferinde gidip gelmeler olunca, o güne kadar İslâm’a ait güzelliklerden habersiz yaşayanlar, gördükleri bu güzellikler karşısında hayranlıklarını gizleyemiyorlardı… Müslümanların yaşayışı, Cennet hayatından farksızdı.. ve onu gören büyüleniyordu. Abdest, ezan, cemaatle kılınan namaz ve o insanların namazdaki huşû ve hudûları, Mekkelilerin gönlünü, baş döndürücü bir cazibeyle kendine çekiyordu. Hudeybiye sulhü sayesinde, içine İslâm’ın sesinin, soluğunun ve Kur’ân mesajının girmediği hemen hiçbir ev kalmamıştı. Bu yönüyle Hudeybiye Sulhü günümüzün insanlarına önemli bir mesaj vermektedir: Hizmet ancak sulh atmosferinde yapılabilir. (18:55)

Soru: 2) Bahsettiğiniz “siyer felsefesi”ne bağlı kıymetli eserler ve semereli gayretler ortaya koymanın biraz da bu konudaki ızdırap ve heyecanla alâkalı olduğu söylenebilir mi? (22:07)

-Izdırap, en büyük bir ilham kaynağıdır. (22:22)

-Mü’min mutlaka çok heyecanlı yaşamalı ama bize deli heyecanı lazım değil. Öyleyse, akıllı heyecanı nasıl olmalı? (23:08)

-İslam âbidesini ikâme etme heyecanı taşımayan insanların ortaya koyacağı siyer felsefesi –bir yönüyle– yalandır. Bu önemli iş imandaki derinliğe, İslamiyeti dosdoğru yaşamaya, mukaddes ızdıraba ve meseleleri tımarhane cinnetinden kurtararak mabed heyecanıyla ele almaya bağlıdır. (25:20)

Kırıktesti “Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar” (27.07.2009)

Posted By admin

ümit

Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalble ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka birşeyler fısıldar.

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine mûnisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sînesinden de ukbâ buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulû’larında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedâileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hâtıra ve tedâiler, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatlarımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.

Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki rûhânî canlılık ve mabetlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşan zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i rûhânîler sunar. Evet o, imanı, İslâm’ı, mabedi ve ibadeti duyup anlayanları; marifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar hepimizi.

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller nâralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umûmî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semâvî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalb gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zeberced duyguların zikr u fikirle sînelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus, huzur ve itmi’nan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuzbeş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde mirac fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrab gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Mirac ise, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semâvî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. Beraât bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sînelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir Gecesi’ne gelince, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli birşeyler örgüleyen hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

Receb ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı duâ, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edâsı, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalb diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, mirac yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar ve âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nûrâniyet ve sîmâlarındaki rengârenk incelik en katı kalbleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

Receb ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham ederler.

Kitaplarda “Şehrullâhi’l-Muazzam” diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir mûsıkî gibi tesir eder.. ve kendisine sığınanları semâvî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zamanüstü âlemlerden birşeyler akıyor gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk mabede akar; oradan da Rabbe yürürler. Ramazan’ın gelmesiyle ruhunun râbıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sîneleri aşkla, şevkle coşturur ve onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur’an hüznüyle yankılanır.. mabetler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden mabede, mabetten mektebe her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itmi’nânı yaşanır.. ibadetle şahlanan sîneler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya “vuslata hazırlanın” emrini almış gibi her geceyi bir “şeb-i arus” arefesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.

Evet, Ramazan’daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaadederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edâsıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dost’a vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar… Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar.

Ramazan’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler halinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur ve gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.

Ramazan’da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O’na yönelir. Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakîkî aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sînelerinin enginliklerinde olduğu gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir bütün mü’minler, kendi idrak seviyelerine göre, Ramazan’da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülahazasıyla hep Allah’a yürüyor gibi olurlar…

(Not: Üç ayların gerektiği ölçüde duyulamadığı ve bu mübarek günlerin bereketinden yeterince istifade edilemediği endişesiyle nazara verilmesi uygun görülen bu yazı, “Yeşeren Düşünceler” adlı kitaptan iktibas edilmiştir ve bu haftaki Bamteli bölümümüzde yer alan sohbetle beraber müzakere edilmesinin çok yararlı olacağı düşünülmüştür. – Editör B.B.)


Zirve100 Toplist

lorems tekstil marketing | erol marketing | düşün ve başar | işkur iş ilanları | evde ek iş imkanı | mlm network marketing sistem | ek iş arıyorum | biobellinda | lorems | zaman mekan | en iyi kaliteli hosting | lorems |